Hallacı Mansur kimdir, eserleri nelerdir? Hallâc-ı Mansûr hangi dönemde yaşadı?

Hallacı Mansur’un yazınsal kişiliği, hayatı, eserleri ve biyografisi merak ediliyor. Peki, Hallacı Mansur kimdir? Hallacı Mansur hangi dönemde, hangi devlette yaşadı? Hallacı Mansur doğum ve vefat zamanı kaç? Hallacı Mansur eserleri, kitapları nelerdir? İşte bilgiler…

HALLAC-I MANSUR KİMDİR? (HAYATI VE BİYOGRAFİSİ)

244’te (858) İran’ın Fars eyaletinde bulunan Beyzâ’nın kuzeydoğusundaki Tûr’da doğdu. Dedesi Mahamma Mecûsî idi. Sonraları anne tarafınca Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin neslinden geldiği söylenerek kendisine Ensârî nisbesi verilmiştir. İbnü’n-Nedîm onun, halkının çoğunluğunu Araplar’ın meydana getirmiş olduğu Beyzâ’dan olduğunu anlatım ettikten sonra babasının mesleğinden kaynaklı “Hallâc” diye tanındığını söyler. Oğlu Hamd’in anlattığına göre ise insanların gönüllerindeki sırları pamuk gibi atıp altüst ettiğinden “Hallâc-ı Esrâr” unvanını almıştır. Başka bir rivayete göre bir hallâcın dükkânında iken sahibini bir yere göndermiş, dükkânına dönen bu şahıs tüm pamukların atıldığını görerek bunu onun kerameti olarak kabul etmiş ve daha sonra Hallâc diye anılmıştır (A?bârü’l-?allâc, s. 49). Asıl ismi Hüseyin olmasına karşın İran’da ve Osmanlılar’da daha fazla Mansûr ve Hallâc-ı Mansûr şeklinde babasının adıyla anılmış, kendisine “Mansûr” ismi verilirken davasının zafere ulaşmış olduğuna işaret edilmiştir. Allah’ın yardımına mazhar olduğunu bahsetmek için ona “Nâsır’ın (Allah’ın) Mansûr’u” diyenler de olmuştur. Melâmet ehli arasında “sultânü’l-melâmetiyyîn” diye anılır.

Hatîb el-Bağdâdî’nin, oğlu Hamd’e dayanarak verdiği bilgiye göre Hallâc, doğum yeri olan Tûr’dan halkı Hanbelîler’den oluşan ve hâfızlarıyla tanınmış Vâsıt’a gitti. Burada on iki yaşlarında hıfzını tamamladı. Ardından Tüster’e geçerek iki sene Sehl et-Tüsterî’nin talebesi oldu. Yirmi yaşlarında Basra’ya geldi. Buradan Bağdat’a giderek Cüneyd-i Bağdâdî, Amr b. Osman el-Mekkî, Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî gibi Bağdat’ın tanınmış sûfîlerinin sohbetlerine katıldı. Amr b. Osman el-Mekkî’den hırka giydi. Basra’da Ebû Ya’kub Akta’ isimli bir sûfînin kızı ile evlendi. Burada Abbâsî hilâfetini tehdit eden Zenc isyanına tanık oldu ve büyük ihtimalle bu ayaklanmaya sıcak baktı. Bu arada azca oldukça Şiî mezhebini de tanıdı. Basra’da zâhidâne bir hayat yaşarken kayınpederiyle şeyhi arasında şiddetli bir geçimsizlik çıktı. Hallâc bu durumu Cüneyd’e arzederek ne yapması icap ettiğini sorunca Cüneyd ona sabır öneri etti. Bir süre sonra 282’de (896) ilk haccını yapmak suretiyle Hicaz’a gitti. Burada vaktini yakarma ve riyâzetle geçiren Hallâc, daha sonra bir öbek sûfî ile beraber Bağdat’a dönüp Cüneyd’in sohbetlerine devam etti. Bu sırada ona sordurulmuş olduğu birtakım sorulara yanıt alamadı. Hallâc’ın maksatlı sorular sorduğuna ve bu hususta samimi olmadığına kanaat getiren Cüneyd onun sohbetlerine katılmasından rahatsız oldu ve meclisinden uzaklaştırdı (Cüneyd ile aralarında geçen münakaşa için bk. A?bârü’l-?allâc, s. 25). Bunun üstüne Hallâc Tüster’e döndü. Aralarında bir sene kalmış olduğu Tüster halkı kendisini asla bir mezhebe bağlı bilmeyen, ama her mezhebin en zor hükümlerini uygulamayı esas alan Hallâc’a büyük alaka gösterdi. Hallâc beş sene sürecek bir yolculuğa çıkmak suretiyle Tüster’den ayrıldı. Horasan, Mâverâünnehir, Sicistan ve Kirman bölgelerini dolaştı. Fars’ta halka vaazlar verdi, onlar için eserler yazdı. Ardından Ahvaz’a geçti ve ailesini de buraya getirtti. Şeyhi Amr b. Osman el-Mekkî’nin Ahvaz yöresine kendisini kötüleyen mektuplar yazması üstüne ondan giydirilmiş olduğu hırkayı çıkarıp attı. Ahvaz’da meclis kurup vaazlar vermeye başlayan Hallâc halkın ve aydınların büyük teveccühüne mazhar oldu ve burada Hallâc-ı Esrâr diye tanındı. Daha sonra ailesini Ahvaz’da bırakarak 400 müridiyle beraber ikinci defa hac yapmak suretiyle Basra üstünden Mekke’ye gitti. Kendisini imrenen sûfî Ebû Ya’kub en-Nehrecûrî onun aleyhinde bulunmaya başladı. Hac dönüşü Basra’da bir ay kaldıktan sonra Ahvaz’a gelen Hallâc, ailesini ve buranın ileri gelenlerinden bir grubu yanına alarak Bağdat’a geçti. Burada bir sene kaldı; sonrasında sövgü ve şirk beldelerini Allah’ın dinine çağrı etmek için mânevî bir işaret aldığını söyleyerek ailesini müridlerinden birine emanet edip deniz yoluyla Hindistan’a gitti (Hatîb, VIII, 120). Horasan, Tâlekan, Mâverâünnehir, Türkistan, Maçin, Turfan ve Keşmir’i dolaştı. Buralarda ateşli vaazlar verdi, Allah sevgisinden laf etti. Gezdiği yerlerdeki halk için eserler yazarak İslâm’a girmelerinde etkili oldu. Onun tesiriyle müslüman olanlara Mansûrî deniliyordu. Bu vaziyet kendisini büyük bir üne kavuşturdu. Ziyaret ettiği yerlerin halkı mektuplarında kendisine “mugis, mukit, mümeyyiz, zâhid, mustalem, muhayyer” gibi unvanlarla hitap ediyorlardı. Bu seyahatten dönünce aleyhindeki faaliyetler de yeniden başladı. 290’da (903) üçüncü defa hacca gitti ve burada iki sene kaldı. Bazan yakarma ediyor, bazan da halk arasına karışıp hacda doğranan kurbanlar gibi Allah yolunda kendini feda etmeye hazır olduğunu haykırıyordu. Bir ara Arafat’ta kendisine hakaret ve işkence edilmesini istedi. Bağdat’a dönen ve bir ev satın alan Hallâc’da bir değişikliğin meydana geldiği farkedilmişti. Hakkında anlatım edilen bir menkıbeye göre Bağdat’ta açıkça Hak yolunda canını feda etmek istediğini, kanının dökülmesinin halk için helâl olduğunu ilân etti (A?bârü’l-?allâc, s. 42). Karmatîler’in Abbâsî Devleti’ni tehdit ettiği, 256 (870) senesinde başlayıp 270’e (883) kadar süren Zenc isyanının izlerinin henüz silinmediği, istikrarsızlığın devam etmiş olduğu bir dönemde Hallâc’ın lafları ve davranışları halk ve ulemâ arasında yeni bir huzursuzluk meydana getirdi. İbn Dâvûd ez-Zâhirî öncülüğünde bir öbek âlim Hallâc’ın aleyhinde bir etkinlik başlattı; bazıları onun sihirbaz, şarlatan ya da çılgın olduğunu ileri sürerken bazıları da keramet sahibi bir velî olduğunu söylüyordu. Aleyhindeki faaliyetler artıp bir kısım müridleri tutuklanınca kendisini de aynı âkıbetin beklediğini anlamış oldu ve Ahvaz’a kaçtı. Sûs’ta bir dostunun sayesinde Dânyâl peygamberin türbesi civarında bir sene saklandı. 301’de (913) yakalanarak Bağdat’a getirildi ve idam talebiyle mahkeme önüne çıkarıldı. Şâfiî kadısı İbn Süreyc’in, ilhama dayanan tasavvufî mahiyetteki sözlerin fıkhî açıdan değerlendirilmesinin yanlış olacağını ileri sürüp idama karşı çıkması ve dostu başmâbeyinci Nasr el-Kuşûrî ile Halife Muktedir-Billâh’ın Türk asıllı anası Şağab’ın araya girmesi üstüne Vezir Ali b. Îsâ el-Kunnâî onu üç defa bürokrasi meydanında teşhir ettikten sonra hapsedilmesini kafi gördü. Sekiz sene süren hapis hayatı, genelde dostu Nasr el-Kuşûrî’nin evindeki bir odada göz hapsi şeklinde geçti. Bütün gereksinimleri karşılandı; ziyaretçi kabul etmesine izin verildi. Hapiste bulunan Hallâc’ın Bağdat ve çevresindeki etkisi giderek arttı. Burada iken Kitâbü’?-?avâsîn’in “?âsînü’s-sirâc” ve “?âsînü’l-ezel” bölümlerini yazdı. Fakat aleyhindeki faaliyetler tüm şiddetiyle devam ediyordu. Sonradan maliye tahsildarı olan eski sûfî Ebû Ali el-Evâricî bile onu, meşhur kıraat âlimi İbn Mücâhid’e düzmece kerametler yayınlayan bir hokkabaz şeklinde tanıtmıştı. Cezalandırılması yönündeki taleplerin artması üstüne Vezir Hâmid b. Abbas tarafınca idam isteğiyle yeniden hâkimler heyetinin önüne çıkarıldı. Delillerin kifayetsiz olduğunu söyleyen hâkimler idamı için yargı vermekten kaçındıklarından mahkeme uzun sürdü. Fakat Vezir Hâmid’in ısrarlı takip edeni karşısında bir oldubittiyle yüz yüze kalan Mâlikî kadısı Ebû Ömer Muhammed b. Yûsuf el-Ezdî idamına hükmetti. Hanefî kadısı İbnü’l-Bühlûl’ün muhalefetine karşın bu yargı öteki kadılara ve şahitlere imzalatıldıktan sonra Halife Muktedir-Billâh tarafınca tasdik edilince Hallâc, 24 Zilkade 309 (26 Mart 922) tarihinde Bağdat’ın Bâbüttâk denilen semtinde ilkin kırbaçlandı; burnu, kolları ve ayakları kesildikten sonra idam edildi. Başı kesilerek Dicle üstündeki köprüye dikildi; gövdesi yakılıp külleri nehrin sularına savruldu (Hatîb, VIII, 127). Kesik başı iki gün köprüde dikili bırakıldıktan sonra Horasan’a gönderilerek bölgede dolaştırıldı (a.g.e., VIII, 141).

Hallâc’ın asılmış olduğu yer vakit içerisinde ehemmiyet kazanmaya, Hak şehidi bir velînin türbesi olarak ziyaret edilmeye başlanmıştır. Vezirliğe yeni belirleme edilen Ali b. Mesleme’nin, görevine başlamadan ilkin Hallâc’ın kabri olarak malum yeri ziyaret ederek mânevî huzurunda dua edip niyazda bulunması, Abbâsî Devleti’nin ondan özür dilemesi ve itibarını geri vermesi anlamına gelmiştir. Hallâc adına burada inşa edilen ve birtakım zamanlar onarılan türbeden öteki muhtelif İslâm beldelerinde onun adına çoğu makam yapılma ve bu makamlar çoğu mutasavvıf, âlim ve devlet adamı tarafınca ziyaret edilmiştir.

Hallâc-ı Mansûr’un öldürülme nedeni hakkında, Abbâsîler’e karşı ayaklanmış olan Karmatîler’le gizlice mektuplaştığı, “enelhak” lafıyla ulûhiyyet iddiasında bulunduğu, haccın farziyetini inkâr edip yeni bir hac anlayışı ortaya koyduğu şeklinde muhtelif iddialar ileri sürülmüştür. Ancak idamın esas nedeninin bu tür iddialar olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim III. (IX.) yüzyılda yaşamış olan ve Hallâc’ınkine benzer şathiye türü laflarıyla tanınmış Bâyezîd-i Bistâmî gibi sûfîlere dokunulmamış olması bunu gösterir. Şâfiî kadısı İbn Süreyc, cezbe durumunda söylenen esin ürünü sözlerin fıkıh açısından değerlendirilip bir hükme varılamayacağını belirtip idama karşı çıkarken o dönemde genelde hukukçuların bu tür vakalar karşısında takındıkları tavrın bir örneğini vermiştir. Çok katı ve mutaassıp olanların dışındaki fakihler şathiyyât sahibi sûfîleri kınamakla beraber yaşama haklarını ellerinden almaya yandaş olmamışlardır. Hallâc’ın idam fetvası dinî olmaktan oldukça siyasî bir karar olup ama siyasî baskılar ve entrikalar kararında çıkarılabilmiştir. Onun büyük bir üne haiz olması, etrafında birden fazla mürid toplaması, sarayda ve yüksek rütbeli devlet adamları ve kumandanlar arasında bile yandaş bulması, zenci kölelerin isyanına sıcak bakması, mehdî olduğu ve Abbâsîler’e karşı Karmatîler’le gizlice iş donanması yapmış olduğu yolunda söylentiler çıkması devlet adamlarını endişelendirmiş, bu yüzden baskı altında çalmış olduğu ileri sürülen bir hâkimler kurulundan fetva alıp idamı gerçekleştirmişlerdir. Ancak azca da olsa Hallâc’ı hulûlcü ve ittihadcı bir zındık ve mülhid sayıp idamını şer’an lüzumlu gören kadılar da vardır. Takıyyüddin İbn Teymiyye başta olmak suretiyle her çağda birtakım zâhir âlimleri onun idamını tasvip etmişlerdir. Başlangıçta Amr b. Osman el-Mekkî, Cüneyd-i Bağdâdî gibi çağdaşı birtakım sûfîler Hallâc’ı eleştiri etmişler; İbn Atâ, Şiblî, İbn Hafîf ve Nasrâbâdî gibi öteki birtakım sûfîler ise velî olarak kabul etmişler, daha sonra da aşağı yukarı tüm mutasavvıflar onu evliyadan saymışlardır.

Tasavvufî Görüşleri. Tasavvuf zamanı bakımından birinci derecede mühim büyük mutasavvıflardan olan Hallâc’ın lafları ve menkıbeleri çağlar süresince müslümanlar arasında yankılanmış ve İslâm toplumu üzerinde derin izler bırakmıştır. Tasavvuf Hallâc’ın şahsında yeni bir merhaleye ulaşmış, onun bu harekete basmış olduğu damga günümüze kadar etkisini sürdürmüştür. Değişik ifadelere ve izah şekillerine bürünerek geniş halk tabakaları arasında yaşama imkânı bulan Hallâc’ın temel görüşlerinden biri nûr-ı Muhammedî (hakîkat-i Muhammediyye) fikridir. Hallâc’a göre Hz. Muhammed’in biri ezelî bir nur oluşu, öteki bir insan ve peygamber olarak dünya hayatındaki altmış üç senelik varlığıyla alakalı şahsiyeti olmak suretiyle iki hüviyeti vardır. Allah’ın ilk yarattığı şey onun nurudur (Aclûnî, I, 265). Âdem henüz toprakla su arasında iken, yani henüz yaratılmamış iken o peygamberdi (a.g.e., II, 130). Bütün nebîler, resuller ve velîler ilim ve irfanlarını ondan almışlardır. Hatta tüm varlıkların var oluş nedeni odur. Hz. Âdem bedenlerin, Hz. Muhammed ise ruhların babasıdır. Hz. Muhammed’i farklı bir halde yorumlayan, onunla Allah arasındaki münasebeti farklı bir biçimde açıklayan bu kuram sonraki mutasavvıflar tarafınca tasarlanmış ve tasavvufun mühim esaslarından biri haline getirilmiştir. Hallâc, yaratma ve dinlerle alakalı düşüncelerini de nûr-ı Muhammedî kapsamında açıklamıştır. Ona göre bu nur ilk taayyündür, zâtın zâta tecelli etmesidir, tüm yaratıklar ondan zuhûr ettiğinden o bunun yanı sıra varlığın kaynağıdır. Eğer o olmasaydı asla bir şey olmazdı (bk. HAKÎKAT-i MUHAMMEDİYYE).

Hallâc’a göre tüm dinler esas itibariyle birdir. Aynı hakikate farklı açılardan bakmaları dinlerdeki farklılığın kaynağını oluşturmuştur. Dinlerin donanması esastır; tüm din mensuplarının hedefi ve istedikleri şey aynıdır. Bu yönden hepsi hak üzeredir. Farklılık isimlendirmede ve şekildedir. Hallâc, Hz. Mûsâ’nın sözünü de Firavun’un sözünü de “hak söz” diye vasıflandırıyor ve bu ifadeyi cebir ve kader mevzusundaki görüşleriyle açıklayarak, “Bu sözler, ezelde takdir edilen ve değişmeyen bir alın yazısının kararı olarak söylenmiştir” diyordu (A?bârü’l-?allâc, s. 48). Bütün dinlerin ilâhî olduğunu söyleyen Hallâc’a göre insan kendi tercih ettiği din suretiyle değil, Allah tarafınca kendisi için tercih edilen din suretiyle bulunur; yalnızca bu ümmetin Mecûsîler’i olan Kaderiyye ve Mu’tezile mezhebi mensupları bunun aksini iddia etmişlerdir. Bu konudaki görüşlerini açıklamak için irade ile buyruk arasında ayırım yapan Hallâc, emredilen şeylerden bazılarının irade edilmiş olduğu halde bazılarının irade edilmediğini ve yalnızca irade edilenin gerçekleştiğini savunur.

İblîs’in Âdem’e secde etmemesini Hallâc bir de tevhid, aşk ve fütüvvet açısından yorumlamıştır. Ona göre İblîs Allah’tan başkasına secde edilmemesi gerektiğini, ilâhî takdirin bu şekilde olduğunu biliyor, secde emrini bir sınav ve zâhirî bir husus olarak görüyordu. İblîs Allah’a derin bir aşkla bağlı olmasından O’ndan başkasının önünde eğilmemiş, secde şerefini yalnız O’na tahsis etmiştir. Allah’ın, “Eğer secde etmezsen sana ebedî olarak azap edeceğim” uyarısına karşı, “Bu azap içerisinde iken beni görecek misin?” şeklinde bir sual sormuş, “evet” yanıtını alınca, “Beni görmen bu azaba katlanmama değer” demiştir. Hallâc, aşkı bir zevk ve haz olarak değil elem ve azap olarak görüyor ve âşığın sevgilisi uğruna en acı ıstırabı tereddüt etmeden göze alması icap ettiğini düşünüyordu. İdam edileceği gün vücudundan akan kanla abdest almış olduğu ve, “Aşk namazı için abdest ama kanla alınır” dediği rivayet edilir (Attâr, s. 593).

Hallâc-ı Mansûr, İblîs ile Firavun’un durumunu fütüvvet bakımından değerlendirirken fetâ ve fütüvvet ehli denilen yiğit ve özverili insanların inandıkları davaya sonuna kadar bağlı kalmaları ve bu uğurda seve seve canlarını feda etmeyi göze almaları gerektiği hususunu dikkate almıştır. Hallâc’a göre İblîs, “Eğer Âdem’e secde edersem fütüvvet ehli olma niteliğini kaybederim” demiş ve bu sebeple davasına bağlı kalmıştı. Firavun da, “O’nun resulüne inanırsam davamı yitirmiş olacağımdan fütüvvet makamından azledilmiş olurum” diyerek denizde boğulma pahasına iddiasında ısrar etmişti. Bu bakımdan bu ikisini kendine misal alan Hallâc, “enelhak” davasında sonuna kadar ısrar etmekle fütüvvetin bir örneğini vermiştir (Kitâbü’?-?avâsîn, s. 207). Diğer yandan Hallâc fütüvvetin en hoş örneği olarak Hz. Muhammed ile İblîs’i görmüş, asla kimsenin bu ikisi kadar davalarında samimi olmadıklarını ve fedakârlık göstermediklerini, ama birincisinin diğerinden daha kusursuz bir misal teşkil ettiğini ileri sürmüştür (a.g.e., s. 204).

Ona nisbet edilen bir risâlede, “Hac yapmak isteyen, ama buna imkân bulamayan bir kimse evinde pak bir odayı hac için ayırır. Hac mevsimi gelince içerisine kimsenin girmediği bu odada Kâbe’de olduğu gibi tavaf yapar. Haccın öteki menâsikini de yerine getirdikten sonra otuz yetimi biriktirerek yemek yedirir, onlara elbise giydirir, sonra da her birine 7’şer dirhem para verir. Bunlar hac yerine geçer” şeklinde bir anlatım bulunmaktadır (bk. İbnü’l-Cevzî, el-Munta?am, VI, 163). Ancak bu laflar bu şekliyle onun düşmanları tarafınca ileri sürülen bir iddiadır. Daha ilkin Râbia el-Adeviyye ve Bâyezîd-i Bistâmî de Kâbe konusu ile alakalı buna benzer laflar söylemişlerdi. Hallâc’ın da aynı hususta birtakım şeyler söylemiş olması mümkündür. Nitekim mahkeme Hallâc’ı idam etmeye karar verirken onun haccın farz oluşunu inkâr ettiğini hükme gerekçe olarak göstermiş, o sırada Abbâsîler’e başkaldırı etmiş olan Karmatîler’in Kâbe’yi tahrip edip Hacerülesved’i memleketlerine götürmeleriyle Hallâc’ın haccı inkâr etmesi arasında bir ilişki kurulmak istenmişti. Hallâc’ın üç defa Mekke’ye gidip Kâbe’yi ziyaret etmesi, ilaveten Hanefî kadısı İbnü’l-Bühlûl’ün idam sonucuna karşı çıkması hacla alakalı iddiaların bir tertipten ibaret olduğunu göstermektedir.

Hallâc ile alakalı ileri sürülen iddiaların en yaygını, en etkili ve en devamlı olanı, onun tevhid ve fenâ görüşünü anlatım eden “enelhak” lafı ile hulûl ve ittihadı andıran ifadeleridir. Hallâc’ın kâfir ve zındık olduğunu iddia edenler enelhak lafı ile tanrılık iddiasında olduğunu ileri sürmüşler, onu büyük bir velî olarak tanıyanlar ise bu lafı öteki sûfîlerin şathiyeleri gibi görüp muhtelif şekillerde yorumlamışlardır. Hallâc’ın enelhak dediği doğrudur. Ancak bu lafıyla tanrılık iddiasında bulunmuş olduğu yolundaki hükümler mutlaka yanlıştır. Onun mevzuyla alakalı tam ifadesi şöyledir: “Eğer Allah’ı tanımıyorsanız eserini tanıyınız, işte o eser benim, ben Hakkım, zira ebediyen Hak ile Hakkım” (Kitâbü’?-?avâsîn, s. 208). Bir şiirinde hulûlle alakalı olarak, “Ben sevgilimin kendisiyim, o da bendir; biz bir bedene hulûl etmiş iki ruhuz” (Dîvân, s. 279) diyen Hallâc’ın bu lafları daima onun fenâ, sekr ve tevhid hali göz önünde tutularak açıklanmaya çalışılmıştır. Bu açıklamalara göre “Ben Hakkım” lafı “Ben Hak’tanım” ya da “Ben bir gerçeğim ve bâtıl değilim” demektir. Bazılarına göre Hallâc bu lafı Allah’tan hikâye yoluyla söylemiş ve, “Allah ben Hakkım diyor” demek istemiştir.

Gazzalî, enelhak lafının söylendiği makamın ve halin önemine işaret ettikten sonra mevzuyu tecellî ve fenâ terimi ile açıklar ve şu örneği verir: Bir bardağa içecek konulunca bardakla meşrubatın rengi birbirine karışır, artık bardaktan değil yalnızca meşrubatın varlığından laf edilir. Kalbinde Allah’ın tecelli ettiğini gören bir velî bazan tecellî yerel olan kalbi göremez, yalnızca burada tecelli eden Hakk’ı görür ve o vakit enelhak der. Bundan maksat, velînin kendi varlığını yok sayarak Hakk’ın varlığını dile getirmesidir (İ?yâ?, II, 288; IV, 241, 299; Mişkâtü’l-envâr, s. 140). Fahreddin er-Râzî de Hallâc’ı savunur ve onun bu sözünü muhtelif şekillerde yorumlar (Levâmi?u’l-beyyinât, s. 290). Hallâc’ın yaşamış olduğu dönemde ve öncesinde tasavvufî kanaatleri nedeniyle kimsenin idam edilmemiş olması enelhak lafının o devirde idam nedeni sayılmadığını gösterir. Ayrıca Hallâc’dan sonra da tasavvuf edebiyatında bu anlatım benimsenerek sıklıkla kullanılmış, tasavvuf şairleri derin bir heyecan içerisinde bu lafı tekrarlamaktan büyük bir ruhî haz duymuşlar, en muhafazakâr çevreler bile bu ifadeyi kullanan mutasavvıfları kâfir saymamışlardır.

Hallâc Hıristiyanlığa ve bu dinden alınan birtakım terimlere de alaka duymuştur. Süryânî hıristiyanların kullandıkları “nâsût” ve “lâhût” tabirlerini tasavvuf terminolojisine ilk defa Hallâc sokmuş, Allah’ın nâsûtunun lâhûtî sırrını ortaya koyduğunu dile getirmiş ve haç dini suretiyle öleceğini söylemiştir. Ebü’l-Abbas el-Mürsî, Hallâc’ın bu lafı ile kendisinin çarmıha gerilerek katledileceğini daha önceden haber verdiğini, fıkıh âlimlerinin dolayısıyla onu kâfir saymalarında isabet bulunmadığını belirtir (Tâhâ Abdülbâki Sürûr, s. 255).

Hallâc-ı Mansûr’un vahdet-i vücûd inancıyla ilgisi konusu ile alakalı farklı görüşler vardır. Genellikle vahdet-i vücûd inancına bağlı olanlar onu bu görüşün temsilcilerinden sayarlar. O dönemde vahdet-i vücûd fikrinin bulunmadığını söyleyenler ise haklı olarak onun görüşlerini vahdet-i şühûd olarak adlandırırlar. Bunlara göre Hallâc Allah sevgisiyle coşmuş, kendinden geçmiş, her şeyi Hak olarak görmüş, sonra kendine gelince yaratanla yaratılanların tek tek varlıklar olduğunu söylemiştir (M. Celâl Şeref, s. 332-346).

İslâm âlimleri Hallâc ile alakalı dört gruba ayrılmıştır. Bunlardan bir bölümü Hallâc’ı haklı bulmuş, savunmuş, görüşlerini paylaşmış; bir bölümü onu kâfir ve zındık sayarak şiddetle reddetmiş; öteki bir öbek mâzur görmüş, kendisine acımış; dördüncü öbek da bir yargı vermekten kaçınarak sükût etmeyi tercih etmiştir. Genel olarak zâhir ulemâsı Hallâc’ı bir zındık olarak görmüş, idamından sonra asırlar geçmiş olduğu halde verdiği fetvalarla idamının haklılığını ve gerekliliğini savunmuş ve asla bir vakit onu affetmemiştir. Bunlardan kimine göre Hallâc bir hokkabaz, gözbağcı, sihirbaz, hilekâr ve şarlatandır. Hindistan’a yapmış olduğu seyahatte yogilerden ve sihirbazlardan öğrendiklerine dayanarak birtakım olağan üzeri haller göstermeye başlamış, bu halleri keramet şeklinde sunup halkı kandırmış ve kendisinin büyük bir velî olduğuna birtakım kişileri inandırmıştır. Bir bölümüne göre Hallâc haram-helâl bilmeyen, her şeyi câiz gören bir ibâhiyeci ve mülhiddir. Dinî hükümlerin tasavvufta henüz bir seviyeye gelmeyenler için lüzumlu olduğunu, bu seviyeye gelenlerin canlarının istediği her şeyi yapabileceklerini savunmuştur. Bazılarına göre ise tanrılık iddia eden bir sapıktır. Diğer kimilerine göre aşırı bir Şiî, bir Karmatî olup o sırada Abbâsî hilâfetine karşı baş kaldırmış bulunan ve Kâbe’yi tahrip eden Karmatîler’in bir dâîsidir. Çevresinde toplananlara kendisinin mehdî olduğunu dediği ve bu vaziyet Abbâsî saltanatı açısından bir çekince oluşturduğu için ilkin etkisiz hale getirilmeye çalışılmış, bu olası olmayınca da ortadan kaldırılmıştır. İbn Hazm, Bâkıllânî, İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, İbn Hacer, Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye, İbn Haldûn, İbn Kesîr, Kadî İyâz ve Zehebî başta olmak suretiyle çoğu hadis, fıkıh ve kelâm âlimi yukarıdaki görüşlerden birine katılır. Diğer yandan İbn Bâbeveyh (Şeyh Sadûk), Şeyh Müfîd ve Ebû Ca’fer et-Tûsî gibi çoğu Şiî âlimi Hallâc’ı mülhid olarak görmüştür.

Ancak Hallâc’ı reddedenler vakit içerisinde azalmış ya da bunların tenkitleri etkisini kaybetmiş, dostları ve taraftarları ise gittikçe çoğalmıştır. Hayatta iken Şiblî, İbn Hafîf, İbn Atâ ve Fâris gibi savunucuları bulunan Hallâc’ı sonraki çağlarda sûfîler arasında reddeden aşağı yukarı asla kalmamıştır. Nasrâbâdî, Sülemî, Ebû Nasr es-Serrâc, Kelâbâzî, Kuşeyrî, Hâce Abdullah-ı Herevî, Hücvîrî, Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr, Gazzâlî, Abdülkadir-i Geylânî gibi büyük mutasavvıflar onun bir velî olduğuna inanmışlar, kendisiyle alakalı suçlamalara katılmamışlardır. Aynülkudât el-Hemedânî, Ahmed el-Gazzâlî, Rûzbihân-ı Baklî, Senâî, Attâr, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Ahmed Yesevî, Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi tasavvufun en tanınmış şahsiyetleri ise Hallâc’ı ve düşüncelerini benimseyerek onun ateşli taraftarları olmuşlar, Hallâc’ın idealini yaşatarak Hallâcî bir tasavvuf hareketi meydana getirmişlerdir. Bunların çalışmaları vasıtası ile Hallâcî kanaat ve fiil seçimi tüm İslâm dünyasının en ücra yerlerine kadar yayılmış, bilhassa İran ve Türk edebiyatı ondan derin bir halde etkilenmiş, sûfî şairlerin özünü onun görüşleri oluşturmuştur. Tarikat şeyhleri ve mensupları arasında da Hallâc ve görüşleri mühim bir yer tutar. Yeseviyye, Mevleviyye ve Kadiriyye gibi tarikatların mensupları ve melâmet ehli devamlı olarak Hallâcî kanaat tarzını canlı tutmuş, Hallâc’ın görüşleri tasavvufun en mühim dinamiklerinden biri olmuştur. Onun fikirlerini en oldukça eleştiri eden Ahmed er-Rifâî bile enelhak sözünü yalnızca hata olarak görmektedir.

Mutasavvıflardan öteki Sünnîler’den Fahreddin er-Râzî, Şiîler’den Nasîrüddîn-i Tûsî gibi birtakım kelâmcılar, Şehâbeddin es-Sühreverdî, İbn Tufeyl ve Molla Sadrâ gibi filozoflar da Hallâc’ı savunmuşlardır. Osmanlı ulemâsından Kemalpaşazâde Hallâc’ı savunurken Ebüssuûd Efendi idam hükmünü yerinde ve haklı bulmuştur. Hanbelîler’den Ebü’l-Vefâ İbn Akil, Hanefîler’den İbnü’l-Bühlûl, Şâfiîler’den İbn Süreyc, İbn Hacer ve Süyûtî ise Hallâc’ın lehinde ve aleyhinde bir yargı vermekten kaçınarak onun durumunu Allah’a havale etmişlerdir.

Abdülkadir Mahmûd, Mahmûd Kasım, İrfan Abdülhamîd gibi birtakım muasır yazarlar Hallâc’ın aşırı bir Şiî, Bâtınî ve Karmatî olduğu hikayesinde ısrar etmektedirler. Hallâc Sünnî bir çevrede yetişmiş, Sünnî bir kent olan Vâsıt’ta hıfzını tamamlamış, Sünnî âlimlerden ders almış, Sünnî sûfîlerin sohbetinde bulunmuş; Şiblî, İbn Hafîf ve İbn Atâ gibi takip edenleri de Sünnîler arasından çıkmıştır. Hayatını Hallâc araştırmalarına adamış olan Louis Massignon’a göre Hallâc Sünnî bir mutasavvıf olup Türkler’in İslâmiyet’e girmesini başlatan dinî ve içtimaî hareketin öncüsüdür. İnsanları Allah sevgisine çağrı etmiş, aşkın bir ıstırap olduğunu fiilen göstermiş, nasların zâhirî mâna üstüne anlaşılıp harfiyen uygulanmasından doğan zorluklardan insanları kurtarmak için uğraşmıştır. Nicholson ise vahdet-i vücûdun Hallâc’dan oldukça sonra ortaya çıktığını hatırlatarak onun ilâhî nitelik üzerinde durup sonlu ile ebedi arasındaki ilişkiyi göstermeye çalıştığını anlatım etmiştir (diğer birtakım müsteşriklerin görüşleri için bk. EI2 [İng.], III, 104).

Kuzey Afrika’dan Bengal ve Malaya takımadalarına kadar yayılan ve aşağı yukarı tüm müslüman kavimlerin folklorunda azca oldukça bulunan Hallâc’ın etkisi XX. yüzyılda da devam etmiştir. Mısırlı yazar Salâh Abdüssabûr, Me?sâtü ?allâc (Beyrut 1964) isimli eserinde onu haksızlığa baş kaldırmanın ve devrimci düşüncenin gözüpek özverili bir temsilcisi olarak göstermiştir. Bu yönüyle Senûsî hareketinde de Hallâc’a mühim bir yer verilmiştir. Abdurrahman Bedevî’ye göre Hallâc Kierkegaard’a benzeyen var oluşçu bir sûfîdir. Muhammed İkbal ise felsefî-tasavvufî mahiyetteki Câvidnâme isimli eserinde, Jüpiter semasında yolculuk ederken Hallâc’ın kendisine yol gösterdiğini söyleyerek ondaki kuvvetli ferdî dindarlığa, sıradan insanların üzerinde Allah sevgisini yaşayan nâdir şahsiyetlerden biri olduğuna, hareketli itikat ve aşk anlayışıyla bir müslüman için iyi misal olacağına dikkat çekmiştir (s. 287). Hallâc, Nesîmî’den Necip Fazıl Kısakürek’e kadar Türk edip ve şairleri üzerinde de etkili olmuştur. Sâlih Zeki Aktay’ın Hallac-ı Mansur (İstanbul 1942) isimli trajedisi bu hususta kayda kıymet bir eserdir.

Eserleri. 1. Kitâbü’?-?avâsîn. Hallâc’ın hapiste iken kaleme aldığı, kanaat dünyasını ortaya koyması açısından oldukça mühim olan bu eseri dostlarından İbn Atâ hapisten gizlice dışarı çıkarıp saklayarak günümüze ulaşmasını sağlamıştır. Hallâc Şuarâ, Neml ve Kasas sûrelerinin başlangıcındaki “tâ” ve “sîn” harflerinin okunuşuyla elde ettiği “tâsîn” (çoğulu “tavâsîn”) kelimesine sırrî-tasavvufî mânalar yüklemiştir. Eser, her biri birkaç sayfalık sirâc, fehm, safâ, dâire, nokta, ezel ve iltibas, meşîet, tevhid, esrar, tenzih ve mârifet tâsîni ismini verdiği on bir tâsînden meydana geldiğinden Kitâbü’?-?avâsîn adıyla anılmıştır. Rûzbihân-ı Baklî tarafınca şerhedilen eseri (Şer?-i Şa??iyyât, s. 335-345) öncelikle L. Massignon neşretmiş (Paris 1913) ve daha sonra Fransızca’ya da çeviri etmiştir (La passion d’al-?allaj, III, 300-344). Kitâbü’?-?avâsîn’in nüsha farklarına dayanan yeni bir neşri Paul Nwyia tarafınca gerçekleştirilmiştir (bk. bibl.). Eser Âişe Abdurrahman tarafınca İngilizce’ye (Berkeley 1974), Yaşar Nuri Öztürk tarafınca Türkçe’ye (İstanbul 1976) çevrilmiştir.

2. Dîvân. Hallâc’ın muhtelif kaynaklarda bulunan şiirleri L. Massignon tarafınca derlenerek divan haline getirilmiş ve öncelikle Journal Asiatique’te ([1931], CCXVIII) yayımlanmıştır. Daha sonraki yıllarda müstakil baskıları meydana getirilen eser (2. bs., Paris 1955; 4. bs., Paris 1981) Kâmil Mustafa eş-Şeybî tarafınca neşredilmiştir (Bağdat 1974).

3. A?bârü’l-?allâc. Hallâc’ın dediği rivayet edilen sözlerin derlenmesiyle gerçekleştirilen eser, L. Massignon’un Quatre textes inédits, relatifs à la biographie d’al-Hallâj (Paris 1914) isimli eserinin esnetilmiş yeni basımıdır (P. Kraus ile birlikte, Paris 1936, 1957, 3. bs.).

İbnü’n-Nedîm’in isimlerini vererek Hallâc’a nisbet ettiği kırk altı eser (el-Fihrist, s. 241-243) günümüze ulaşmamıştır.

Hallac-I Mansur Gündem Yaşam Haberler

Bir yanıt yazın

antalya masaj salonu antalya escort alanya escort
antalya masaj salonu kayseri escort kayseri escort alanya escort